Orta Doğu’nun Batılı Devletler İçin Önemi Nedir?

Orta Doğu’nun Batılı Devletler İçin Önemi

Orta Doğu; özellikle bir çok medeniyetin beşiği durumunda bulunması, Doğu ile Batıyı birbirine bağlayan ticaret yollarının kavşağında yer alması ve çeşitli yeraltı ve yerüstü zenginliklere sahip olması sebebiyle, tarih içinde her zaman büyük devletlerin ilgisini çekmiştir. Bölgenin bu özelliğinden dolayı ortaya çıkan etnik ve siyasî kargaşa, çeşitli zamanlarda burada yaşayan insanların, büyük devletler tarafından bir çok defalar istismar edilmeleri sonucunu doğurmuştur.

Bölge, özellikle Coğrafî Keşifler sonucu gelişen sömürgecilik akımı açısından ele alındığında, Batılı devletler tarafından, çeşitli özellikleri, doğal zenginlikleri ve karışık etnik yapısı itibarıyla hem iyi bir sömürge, hem de Uzak Doğu’ya giden yollar üzerinde bulunması sebebiyle, önemli bir geçit olarak değerlendirilmiştir.

Bu anlamda Orta Doğu, sömürgeci devletler için her ne surette olursa olsun, ilgi duyulması, kontrol altında bulundurulması ve hatta sahip olunması gerekecek kadar önemli bir yerdir.

Ayrıca Orta Doğu’nun, Batının gelişmiş sanayii için zengin hammadde yataklarına  sahip olması ve aynı zamanda işlenmiş mallarını satabileceği iyi bir pazar durumunda bulunması da bu devletler için bölgenin önemini arttıran özelliklerdir. Dolayısıyla Batılı ülkeler, kendileri için bu kadar önemli bir bölgeyi kontrol altında tutmak istemişlerdir.

Özellikle Batıda uzun yıllar gündemde tutulmuş olan, Şark Meselesi* ve Oryantalizm** kavramlarından da olumsuz yönde etkilenen Orta Doğu, genellikle güçlü

Batı tarafından kontrol altında tutulacak zayıf Doğunun bir parçası olarak görülmüştür.

Petrolün keşfi ve temel enerji kaynağı olarak kullanılması da, zengin petrol yataklarına sahip Orta Doğu’nun önemini bir kat daha arttırmıştır. Özellikle içinde bulunduğumuz yirminci yüzyılda, enerji kaynaklarıyla ilgili hesapların daha çok petrol ağırlıklı yapıldığı düşünülürse, bölgenin başta Batılı devletler olmak üzere, bütün dünya ülkeleri açısından önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

  1. Sömürgecilik Faaliyetleri Çerçevesinde Batılı Devletlerin Orta Doğu Politikaları

XVIII. Yüzyılda Batı, özellikle Rönesansın etkisiyle görülmemiş bir hızla ilerlemeye başlamıştı. Bu dönemde Batılı devletler, yeni buluşlar sayesinde askerî ve ekonomik alanlarda artan güçlerini, kendi uygarlıkları dışında kalan ülkeleri sömürgeleştirmek için kullanıyorlardı. Özellikle Sanayi İnkılâbıyla ortaya çıkan hammadde ve pazar arayışı, gözleri Orta Doğu ve bölgenin en geniş ülkesi Osmanlı Devleti üzerine çevirmişti.

XIX. Yüzyıla gelindiğinde dünyada siyasî, ilmî, teknolojik ve ekonomik bakımlardan yaşanan büyük değişiklikler ( Afetinan, 1977: 7), sanayileşmenin hız kazanmasına sebep olmuştu. Bunun sonucu daha da gelişen ve genişleyen sömürgecilik akımı, gözleri Avrupa dışına, özellikle Afrika, Orta ve Uzak Doğu’ya çevirmişti ( Özkan, 1994: 1).

          Bu sırada, hammadde ve pazar arayışı, hem gelişmiş ülkelerle geri kalmış ülkeler arasında, hem de gelişmiş ülkelerin kendi aralarında yeni politik ilişkilerin doğmasına sebep olmuştu. Bu ise, gelişmiş ülkeler arasında daha fazla sömürge elde etme yarışını başlatmıştı. Dolayısıyla sözü edilen dönemde dünyada çeşitli ülkeler, Batılı devletler tarafından birer sömürge durumuna dönüştürülmüşlerdi.

Orta Doğu’da büyük devletler arasındaki sömürge arayışından olumsuz yönde etkilenen devletlerden birisi de şüphesiz Osmanlı Devleti olmuştur. Çünkü Osmanlı Devleti, hem büyük yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahiptir, hem de jeopolitik ve stratejik bakımlardan önemli bir konumda bulunmaktadır. Dolayısıyla, böyle önemli özellikleri olan Osmanlı Devleti’nin, güçsüz bir durumda bulunması ise, Onun Batılı büyük devletlerin ilgi odağı durumuna gelmesine sebep olmuş ve işini oldukça zorlaştırmıştır. Bu durum şüphesiz kendisi açısından pek çok olumsuz sonuçları da beraberinde getirmiştir.

Geçmiş yıllardan itibaren çeşitli ülkelere verilmiş olan kapitülasyonlar da Osmanlı Devleti’ni sömürgeci devletler açısından elverişli bir pazar haline getirmişti. Ayrıca kapitülasyonlar, Osmanlı sanayiinin çökmesine ve devletin geri kalmasına sebep olurken, Osmanlıların sömürgeci devletler tarafından daha fazla istismar edilmesine imkan sağlamıştı.

Bunun yanında, Osmanlı Devleti’nin uzun yıllar Hıristiyanlığa karşı İslamiyetin koruyuculuğunu yapmış olmasını bir türlü hazmedemeyen Batılı devletler, Ona karşı ayrı bir düşmanlık siyaseti güderek ( Bayur, 1989: 19), sömürgeleştirmek ve böylelikle intikam almak siyaseti peşinde koşuyorlardı. Bu ise, Osmanlı Devleti’ni bir sömürge haline getirebilmek için, sürekli bu devlet ile ilgili yeni olumsuz politikaların uygulamaya konulmasına sebep oluyordu.

  1. Yüzyıl başlarına gelindiğinde ise, dünyada Hıristiyan olmayan devletlerden Japonya hariç, diğerleri bir şekilde Batılı devletlerin sömürgeleri olmuşlardı. Dünyada sömürenler ve sömürülenler diye iki grubun ortaya çıktığı bu dönemde, Orta Doğu’da bulunan devletler de sömürgecilik faaliyetlerinden olumsuz yönde etkilenmişler ve sömürgeci devletler tarafından çeşitli şekillerde istismar edilmelerini sağlayacak politikalara maruz bırakılmışlardır ( Bayur, 1989: 61).
  2. Orta Doğu’nun İngiltere İçin Önemi ve Bunun İngiliz Dış Politikasına Yansımaları

Büyük devletler arasında uzun yıllar devam eden sömürge edinme yarışından şüphesiz sömürgeci devletlerden birisi olan İngiltere de fazlasıyla nasibini almıştır. Hatta XIX. yüzyıla gelindiğinde İngiltere, Orta Doğu’da Arap Şeyhlikleri ile Uzak Doğu’da Singapur, Hong Kong, Yeni Zelanda, Kanada, Güney Afrika ve Hindistan gibi ülkeleri ele geçirmiştir (Yavuz, 1990: 2). Özellikle İngilizlerin Hindistan’a hakim olmaları, Orta Doğu ile daha fazla ilgilenmelerine sebep olmuştur.

Çeşitli özellikleri sebebiyle, Batılı sömürgeci devletler açısından oldukça önemli görülen Orta Doğu, hiç şüphe yok ki İngiltere’nin daha fazla önem verdiği bir bölge idi. Çünkü bölgenin, İngiltere açısından önemini arttıran farklı özellikleri bulunuyordu. Her şeyden önce Orta Doğu, İngiltere’nin Uzak Doğu’daki sömürgeleriyle bağlantısını sağlayan en kısa yolların geçtiği yerdi. Bunun yanında, bölgenin İngiltere tarafından da iyi bir sömürge olarak görülmesi, onun İngiltere nezdinde önemini iki katına çıkıyordu.

XIX. Yüzyılda İngiliz dış politikası da tamamen Afrika ile Orta ve Uzak Doğu’daki gelişmelere endekslenmiş ve İngiliz dış siyasetinin esasını; “Sömürgeleriyle bu sömürgelere giden yolların güvenliğinin sağlanması” oluşturmuştu (Yavuz, 1990:2-3). Bu çerçevede İngilizler Müslüman Asya’nın çürümekte olan rejimlerini Hindistan ve Mısır’dan gelen yol ile Ruslar arasında dev bir tampon olarak kullanmışlardır (Fromkin, 1993: 15).

Böyle bir politika takip eden İngiltere için, İngiliz sömürge yolları üzerinde bulunan Orta Doğu ve Osmanlı Devleti’nin durumu önem kazanıyordu. Özellikle bu dönemde Osmanlı Devleti’nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünün korunması İngiliz menfaatlerine uygun düşüyordu (Temperley, 1936: 256). Çünkü İngiltere, Osmanlı Devleti’nin varlığı ve devamını, Rusya’nın Akdeniz’e inmesinde önemli bir engel olarak görüyor ve böylelikle İngiltere İmparatorluk Yolunun*  bu devlet tarafından tehdit edilmesini ve hatta kesilmesini önlemeyi planlıyordu (Armaoğlu, 1991: 44).

İngiltere’nin XIX. yüzyılın büyük bölümünde uyguladığı Osmanlı Devleti’ni koruma ve kollama siyaseti, 1830’lu yıllarda zirveye ulaşmıştır (Anderson, 1966: 17). İngiltere’nin önceden beri sürdürdüğü, Osmanlı Devleti’ni Rusya ve Fransa’ya karşı kollama siyaseti, 1839 – 1841 yılları arasında da Mehmet Ali Paşaya karşı tekrarlanmış ve bu dönemde bu politika, İngiliz dış siyasetinin temelini oluşturmuştur (Yavuz, 1990:7).

1869’da Süveyş Kanalının açılmasıyla, bu bölgeyle daha fazla ilgilenmeye başlayan İngiltere, Osmanlı Devleti’ni koruma politikasını 1878’e kadar devam ettirmiştir (Armaoğlu, 1991: 44-45). Ancak, İngilizlerin 1878’de Osmanlı Devleti ile Ruslar arasında imzalanan Ayestefenos Antlaşmasını değiştirmek maksadıyla aynı yıl düzenlediği Berlin Kongresi sırasında, artık Osmanlı Devleti’nin yaşamasının mümkün olmadığı kanaatine varmaları, Osmanlı politikasını değiştirmelerine sebep olmuştur. Bu tarihten itibaren, İngilizler Osmanlı toprak bütünlüğünün korunması siyasetinden vazgeçerek, aynı yıl Kıbrıs’a 1882’de de Mısır’a yerleşmek suretiyle, tam aksi bir politika uygulamaya başlamışlardır (Lenczowski, 1962: 56).

İngilizler, 1897’den itibaren de bir adım daha ileri giderek, “Osmanlı Devleti nasıl olsa yıkılacaktır, bu devleti Rusya yıkarsa Avrupa’daki dengelerin ne olacağını kimse kestiremez (Webster, 1951: 83). Bu sebeple Osmanlı Devleti’ni Rusya yıkıp enkazı üzerine O yerleşeceğine, biz yıkmalı ve mirasına biz sahip çıkarak, Rusya’nın güneye inmesini önlemeliyiz.” diyerek (Armaoğlu, 1991: 45), Osmanlı Devleti’ni yıkmaya yönelik bir politika uygulamaya başlamışlardır (Kürkçüoğlu, 1978: 27-28).

* Şark Meselesi, ilk defa 1815 Viyana Kongresi sırasında ortaya atılan ve değişik zamanlarda değişik anlamlarda kullanılmış olan politik bir kavramdır. Bu çerçevede XIX. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı toprak bütünlüğünün korunması, ikinci yarısında Avrupa’daki Türk topraklarının paylaşılması anlamında kullanılmış iken, XX. yüzyıl başlarında bütün Osmanlı topraklarının paylaşılması anlamında kullanılmıştır.

** Oryantalizm, aslında Batıda, Doğuyu inceleyerek anlatmak amacıyla kurulmuş bir bilimdir. Ancak bu kavram, Batı dışındaki dünyanın öğrenilmesi, yönlendirilmesi ve daha sonra kullanılması için harcanan çabaları ifade eder. Genel olarak, güçlü Batının zayıf Doğu üzerinde otorite kurması ve bunu devam ettirebilme politikalarının tamamı için kullanılır.

* İngiltere İmparatorluk Yolu olarak adlandırılan bu yol, İngiltere ile sömürgesi Hindistan arasındaki bağlantıyı sağlayan ve Avrupa’dan, Cebelitarık Boğazı, Akdeniz ve Mısır güzergâhını takip ederek Hindistan’a ulaşan yoldur.

  1. XX. Yüzyıl Başlarında İngiltere’nin Orta Doğu Politikasının Esasları

İngiltere, XIX. yüzyılın sonlarından itibaren Orta Doğu ve Osmanlı Devleti ile ilgili politikalarında değişiklik yapmıştı. İngiltere’nin Osmanlı toprak bütünlüğünü korumak siyasetinden vazgeçerek, Onu yıkmaya yönelik bir politika uygulamaya başlaması ise, bu bölge ile ilgili planlarında top yekûn değişiklikler yapıldığı anlamına geliyordu.

Özellikle, İngiltere’nin 1908 yılında Reval’de yapılan görüşmelerde Rusya ile Osmanlı Devletini yıkmak ve topraklarını paylaşmak konusunda anlaşması da bunun en güzel ispatı idi.

İngiltere’nin bu bölge ile ilgili dış politika esaslarında gerçekleştirdiği değişikliklerden sonra, XX. yüzyıl başlarında Orta Doğu ve Osmanlı Devleti ile ilgili politikasının esasları şu şekilde belirlenmişti:

  1. 1. Osmanlı Devleti’ni parçalamak,
  2. 2. Padişah – Halifenin kuvvet ve nüfuzunu ile dînî etkilerini gidermek suretiyle, İslam Birliği düşüncesini değerden düşürmek,
  3. 3. Arap memleketlerine hakim olarak, Mısır ve Hindistan’ın güvenliğini sağlamak,
  4. 4. Hilafeti, İngiltere’nin himayesinde kurulacak Arap birliğinin eline geçirmek,
  5. Doğu Akdeniz’de kuvvet bulundurmak,
  6. Irak petrollerine sahip olmak,
  7. 7. İstanbul ve Boğazların kontrolünü ele geçirmek (Kasalak, 1993: 105).

Bu yeni dönemde yukarıda sıralanan esasları gerçekleştirmeye yönelik  bir politika uygulayan İngiltere, amaçlarına ulaşmak için öncelikle Osmanlı Devleti’nin yıkılması gerektiğini düşünerek, Onun aleyhindeki her türlü organizasyonun içinde yer almıştır.

Bu dönemde, özellikle Türkiye’deki Alman nüfuzunun artmasına bağlı olarak*, Osmanlı İngiliz ilişkileri de gün geçtikçe kötüye gitmiştir (Burçak, 1941: 42-44). Ayrıca Osmanlı Devleti’nin, İngiltere’nin Musul ve çevresindeki petrol aramalarına karşı çıkarak, petrol kuyularını kapattırması ise, İngilizlerin Osmanlılara karşı düşmanlığını daha da arttırmıştır (Kocabaş, 1985: 119). Bunun üzerine İngilizler, nihaî hedef olarak Osmanlı Devleti’ni hemen yıkmak için harekete geçmişlerdir. Bu çerçevede, “Osmanlı Devleti’ni hemen yıktıktan sonra, ya bu devletin yıkıntıları üzerinde kendilerine bağlı veya kendi kontrollerinde bağımsız devletler kurmak, yada bazı stratejik noktalara doğrudan yerleşmek.” şeklinde (Armaoğlu, 1991:45) belirledikleri öncelikli hedefi gerçekleştirmek için büyük bir mücadele başlatmışlardır.

  1. Dünya Savaşı sırasında sıcak çatışma şeklini alan bu mücadele, Mütareke Yılarıyla, Millî Mücadele döneminde de devam etmiştir.
  2. İngiltere’nin Orta Doğu Politikasının Millî Mücadeleye Etkileri
  3. Yüzyıl başlarında Orta Doğu’da çeşitli menfaatler elde etmiş olan İngiltere, bu menfaatlerini kaybetmemek için, bölgedeki nüfuz ve hakimiyetini her halûkârda sürdürmek istiyordu.

Orta Doğu’da jeopolitik ve stratejik özellikleri sebebiyle üzerinde önemle durulması gereken yerlerden birisi de şüphesiz Anadolu idi. Osmanlı Devleti’nin merkezi ve anavatanı olan Anadolu, İngiltere açısından daha farklı bir önem taşıyordu. Çünkü İngiltere Anadolu’ya hakim olarak, hem sömürgelerine giden yollar üzerinde bir üs elde etmek, hem de Osmanlı Devleti’nden intikam almak istiyordu*.  Dolayısıyla İngiltere için Anadolu’ya hakim olmanın çeşitli faydaları söz konusuydu.

Bu sebeple İngilizler, Anadolu’yla ilgili siyasî hedeflerini tam olarak belirlemek maksadıyla, 1915’te “Asya Türkiye’sini İnceleme Komisyonu” adıyla, bu bölgede İngiltere’nin menfaatleri için nasıl bir politika takip edilmesi hususunda araştırmalar yaparak, İngiliz Hükümetine bilgi verecek bir komisyon kurmuşlardır. Bu komisyon tarafından, 30 Haziran 1915 tarihinde hazırlanan raporda, “İngiltere için Asya Türkiye’sindeki ekonomik menfaatlerini korumak vazgeçilmez hedeflerden birisi olmalıdır.” deniliyordu (Öke, 1992: 5).

  1. Yüzyıl başlarında sözü edilen rapor doğrultusunda hareket eden İngiltere, bölge ile ilgili siyasî hedefini, “Hiç bir şekilde Asya’daki Türk topraklarından vazgeçmemek” olarak belirlemişti.

Bunun yanında, İngiltere için Hindistan ve İngiltere İmparatorluk Yolunun güvenliğinin sağlanması da temel hedeflerden birisi idi. Dolayısıyla, adı geçen yolun güvenliğinin sağlanması hususunda, coğrafî konumu ve stratejik özellikleri göz önünde bulundurulduğunda çok önemli bir bölge olduğu şüphe götürmeyen Anadolu, İngilizler tarafından her ne surette olursa olsun elde tutulması gereken bir yerdi.

Bu sebeple İngilizler, Anadolu’daki menfaatlerini korumak ve devam ettirmek için, burasını ellerinde tutmaya yardımcı olacak yeni politikalar üretmeye başlamışlardı. XX. Yüzyıl başlarında Anadolu’yu İngiltere’nin kontrolünde tutmak için uygulanmaya çalışılan en önemli politika ise, “Türkiye’yi İngiliz himayesi altına sokmak” olarak belirlenmişti.

İngiltere, bu dönemde yukarıda sözü edilen planını gerçekleştirmek maksadıyla Anadolu’da çok yönlü bir çalışma başlatmıştır. Bu çerçevede, özellikle para karşılığı elde ettiği bazı kişiler vasıtasıyla, askerî, siyasî ve ekonomik alanlarda, amacına hizmet edecek faaliyetlerde bulunuyordu.

İngiltere, Türkiye’yi İngiliz himayesi altına sokma çalışmaları açısından her şeyin yolunda gittiği bir sırada, Türk Milletini, tam bağımsız yeni bir Türk Devleti’ne kavuşturmak maksadıyla, Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından başlatılan Millî Mücadele hareketini, Anadolu’da İngiliz himayesinin gerçekleştirilmesinin önünde en büyük engel olarak görmüştür. Bu sebeple Millî Mücadele hareketine şiddetle karşı çıkmıştır.

Sadece Millî Mücadeleye karşı olmakla yetinmeyen İngiltere, bu hareketin başarıya ulaşamaması için, onun aleyhindeki her türlü organizasyonun planlanması ve uygulanmasında da bizzat yer alarak, Millî Mücadeleyi başarısız kılmaya çalışmıştır. Bu çerçevede özellikle Sait Molla’ya kurdurduğu İngiliz Muhibleri Cemiyeti* vasıtasıyla, bol paralar harcayarak, halkı kandırmaya ve Millî Mücadeleye destek vermesini önlemeye çalışmıştır.

Ancak, İngiltere bu planı gerçekleşmeyip, Millî Mücadele hareketi Türk Milletinin zaferiyle sonuçlanınca, bu başarıyı kabullenmiş ve Anadolu’dan çekip gitmek zorunda kalmıştır.

Böylelikle, XX. yüzyıl başlarında sömürgeciliğe dayalı Orta Doğu politikaları çerçevesinde, Anadolu ile yakından ilgilenen ve buraya hakim olabilmek için, Millî hareketin yok edilmesi gerektiğini düşünen İngiltere, bu hedefini gerçekleştirememiştir.

Bu dönemde, İngiltere’nin amacına ulaşabilmek için nasıl bir yol takip ettiğini açıkça ortaya koyan İngiliz politikaları, hiç şüphe yok ki Millî Mücadeleyi olumsuz yönde etkilemişlerdir. Ancak, Millî Mücadele başarıya ulaştığına göre, bu politikaların gerçekçi olmadıkları ortadadır. Dolayısıyla, bu dönemde uygulanan İngiliz politikalarının, en azından Anadolu’yla ilgili hususlarda İngiltere’yi hedeflerine ulaştıramadığı görülmektedir. 

 

* İngiltere, özellikle I. Dünya Savaşı sırasında bir nevi Avrupa’nın yarı ortak sömürgesi olarak gördüğü Osmanlı Devleti’nin, kendisini Çanakkale’de mağlup etmesini ve müttefiki Rusya’nın savaştan çekilmesine sebep olmasını bir türlü hazmedemiyor ve bunun için Osmanlı Devleti’nden intikam alınması gerektiğini düşünüyordu.