Fatımıler Kimlerdir? Nerede Kuruldu

Fâtımîler Kuzey Afrika’da, özellikle Tunus ve Mısır’da egemenlik sürmüş olan Arap sülalesi. Bu aileden olanlar, Hz.Muhammed’in kızı ve Halife Ali’nin eşi Fâtıma’nın soyundan geldiklerini ileri sürerler; ama bu sav, tarih kaynaklarında doğrulanmamıştır. İslam tarihlerinde Meymûn el Keddah adlı İran asıllı Mecûsî ya da Yahûdi bir göz doktorunun torunları olduğu, hânedanlığın adına da kurucusu Ubeydullah el-Mehdî’ye nispeten, “Ubeydiyyûn” denildiği yazılıdır.
Fâtımî Egemenliğinin Kurulması ve Yükselme Dönemi

İslâm dünyasında ilk ayrılıkçı hareketler, Hz. Osman zamanında başlamış ve Hz. Ali zamanında halifelik iddiasında bulunan Muaviye ile yapılan “Sıffîn Savaşı” sonunda, ilk bölünme meydana gelmişti. Müslümanlar Sünnî, Şiî ve Haricî adıyla üçe ayrılmışlardı. Bunlardan, Şiîliğin bir kolu olan İsmailîler, Abbasîler döneminde güçlendiler. Çeşitli İslâm ülkelerinde yoğun bir propaganda başlatan İsmailîler, bu alanda, en çok Kuzey Afrika’da başarı sağladılar.

Fâtımî hareketinin doğuşuna, Şiiliğin bir kolu olan İsmâilîlik sebep olmuştur. İsmâilîler, 9. yüzyılda Hama ve Humus arasındaki küçük Selimiye kasabasını merkez edinip geniş bir propaganda faaliyetine giriştiler. İran, Irak, Yemen ve Kuzey Afrika’da faaliyet gösteren “dâî” adı verilen ajanlar, Mağrib’de Kitame Berberî kabîlesinde nüfuzlarını iyice kuvvetlendirdiler. 859 yılından itibâren Ağlebîlerin (Akşid) saltanatını (850-910) sarsmaya başladılar. İsmâilî hareketi, tehlikeli bir hâl almaya başladığından, Bağdat’taki Abbâsî halifesi, bunların reisi Ebû Sâid denilen Ebû Muhammed Ubeydullah’ı sıkıştırınca Mısır’a kaçtı. Ubeydullah, Mısır’dan tüccâr kılığında Mağrib’deki Sicilmase  şehrine geçti. Şehrin hâkimi Ziyâdetullah el-Yera, Ubeydullah’ı huzursuzluk çıkarmaması için yakalatıp hapsettirdi. Bunun üzerine dâîler, kuvvetli bir propagandaya girişip isyan ettiler. Dâîlerden Eş-Şii, isyancılara hâkim olup Ağlebî devletine son verdi. Ubeydullah’ı hapisten kurtarıp “El-Mehdî” lakâbını ve Emirü’l Mü’minîn ünvanını verip tahta geçirdi. Dâîler, o bölgedeki Mâlikî mezhebindeki ahâliye zulmedip Şiîliğin esaslarını kabûle zorladılar.pg53

Ubeydullah el-Mehdî, 910’da, Kuzey Afrika’da (Rakkan’da) Ağlebî egemenliğini ortadan kaldırdıktan sonra Abbasi halifeliğini de tanımadığını açıklayarak halifelik iddiasına kalkıştı. Mehdiye adıyla kurduğu kenti, Fâtımîlerin başkenti haline getirdi. Böylece Kuzey Afrika, Ubeydullah el-Mehdî döneminde Fâtımîlerin eline geçmiş oldu. Fâtımîler’in en büyük rakipleri, Endülüs Emevileri idi. O sıralarda Batı’da, Endülüs-Emevi devletinin güçlü hükümdarlarından III. Abdurrahmân (912-961) iktidardaydı. III. Abdurrahmân, İsmâilîleri Kuzey Afrika’da durdurdu. Onu yenilgiye uğratmak ve Endülüs topraklarını ele geçirmek olanağı bulamayan Fâtımîler, Mısır topraklarına göz diktiler. 914’deki ilk saldırıyı 921 ve 935’teki saldırılar izledi. Ama Fâtımî orduları, bu seferlerde istenilen sonuçları alamadılar.

Fatımiler, ilk devirlerinde, iç karışıklıklar, salgın hastalıklar ve kıtlıkla mücadele etmişlerdir. 958’de Fâtımî orduları başkomutanı Cevher, Cezayir ve Fas’ı aldıktan sonra; 969’da, Fâtımî Sultânı Mubizz li-Dinillah döneminde Mısır’ın fethine girişerek Fustat kentini (günümüzde eski Kahire) aldı ve İhşidlilerin hâkimiyetine son verdi. Bu kent, 973’de Fâtımîlerin başkenti oldu. Böylece, daha önce Sünnî inançları benimsemiş olan Mısır halkı, artık Şiilerin yönetimi altına girmiş oldu. Cevher, Mısır’ı iktisâdî açıdan düzenledikten sonra Mekke ve Medine’ye yönelerek bütün Batı Arabistan’ı ele geçirdi. Daha sonra Suriye’ye yönelen Fâtımî orduları, Karmatîlerle uzun süre savaşarak 998’de Şam’ı ele geçirdiler ve doğu sınırlarını Trablusşama kadar ulaştırdılar.

Aziz Biilah (975-996)’tan sonra Fâtımî halîfeliğine 11 yaşındaki oğlu Hâkim bi-Emrillah geçti. Hâkim’in çocuk yaşta olması sebebiyle ülkede i. karışıklıklar ve isyanlar çıktı. Hâkim, büyüdükçe duruma hâkim olmasına rağmen, sefâhate düşkünlüğü ve kan dökücülüğü, Fâtımîler arasında nefrete sebep oldu. Hıristiyan ve Yahûdîler için mâbedler yaptırdı. Yahûdîlikten dönme vezir Dırâr, Hâkimi iyice yoldan çıkardı.

Ahâliye zulmedip çok kan döken Fâtımî sultanlarının millete hoş görünmek ve onları kandırmak için yaptıkları hilelerden biri de, paraların üzerine âyet-i kerîme ve hâdis-i şerîfler yazdırmak oldu. Ashâb-ı Kirâm, Tabiîn ve geçmiş İslam devletlerinde paraların üzerinde mübârek kelimeler yazılmamıştı. Çünkü para, alışveriş vasıtası olduğundan yerlere düşüyor, abdestsiz dokunuluyor ve o mübârek kelimelerin yazıldığı paralarla uygun olmayan yerlere giriliyordu. Bu ise, İslam ahlâkına aykırı bir davranıştı. Hâkim bi-Emrillah, bu bozuk icraatlarıyla ahâliyi kandırıyordu.

Hâkim bi-Emrillah zamanında Mısır’a Hamza bin Ahmed tarafından Derezîlik (Dürzülük) inancı sokuldu. Mısır’dan sonra Suriye ve Lübnan’da da Derezîlik yayıldı. 1017’de, Derezîlerin telkin ve teşvikiyle Hâkim bi-Emrillah, kendisini Tanrı ilan etti ve 13 Şubat 1021’de esrârengiz bir şekilde kayboldu. Yerine 16 yaşındaki Zâhir (1021-1036) geçti. İktidâr, zeki ve kurnaz bir kadın olan halası Sitte el-Mülk’ün elindeydi. Zâhir’den sonraysa Mustansır (1036-1094), Fâtımî tahtına çıktı.

Fatımiler, halifeleri El-Mustansır zamanında (1036-1094) en parlak dönemlerini yaşamışlar, en geniş sınırlarına ulaşmışlardır. Onun zamanında Filistin, Suriye, Hicaz ve Yemen bölgelerini ele geçirerek imparatorluk haline geldiler. Ancak Mustansır’ın saltanatının ikinci yansında, Türk ve Berberiler arasında kanlı çarpışmalar başlamıştır. Orduda düzen kalmamış, iç isyanlar baş göstermiştir.

1036’da Fâtımîlerin başına geçen Mustansır, 58 yıl iktidarda kaldı. Bu süre içinde Fâtımîler, bütün Kuzey Afrika, Mısır, Libya, Sicilya, Suriye ve Batı Arabistan’a egemen oldular. 1058’de (kimi kaynaklarda 1056’da) başkomutan Besâsirî, Bağdat’ı ele geçirdi; ama bir yıl sonunda Selçuklu Sultanı Tuğrulbey, Bağdat’ı Fâtımîlerden geri aldı  ve Abbâsî halîfeliğini Fâtımîlerden kurtardı.

Gerileme Devri ve Yıkılış

Bazı kentlerin Şiilerin elinde olmasından huzursuzluk duyan Selçukluların, Şii iktidarına son vermek için önce 1071’de Kudüs’ü, 1076’da da Şam’ı ele geçirmeleri ile Fâtımîlerin Suriye üstündeki egemenlikleri son buldu. Öte yandan batıda (Kuzey Afrika’da) Zırîler ile İtalyan Normanları, Fâtımî egemenliğine son verdiler. Çeşitli topraklarını yitiren Fâtımîlerin çöküşü, böylece başlamış oldu. Bir yandan Fâtımî ordularının Bizans orduları ile çatışması, öte yandan hükümdarlar ile vezirlerin arasındaki anlaşmazlıklar, bu çöküşü hızlandırıyordu.

1094’te Sultan Mustansır’ın ölümüyle yerine geçen oğlu Musta’li (1094-1101) geçti. Fâtımî devletinin çöküşünün hızlandığı bu devirde, iç karışıklıklar da devam ediyordu. İç karışıklıklarla beraber, Türk-İslam orduları ve Haçlılar, Fâtımîlerin çöküşünü hızlandırdı. Haçlılar, 1099’da Kudüs’ü ele geçirdi. 1101’de Musta’li’nin ölümüyle Amir (1101-1130) başa geçirildi. Amir devri, Mısırlılar ve Haçlılar arasındaki savaşla geçti. 1130’da Amir’in bir Bâtınî fedâî tarafından öldürülmesiyle elde kalan Sur ve Askolan’da idâre, büsbütün karıştı. Devletin başına Amir’in amcasının oğlu El-Hâfız (1130-1149) geçti. El-Hâfız ve Zâfir (1149-1154) dönemlerinde de iç olaylar, artarak devam etti. Askerî isyanlar, durmak bilmiyordu. Haçlılar, 1153’te Fâtımîlerin son kalesi olan Askolan’ı da aldılar. 1154’te Zâfir’in öldürülmesiyle 5 yaşındaki oğlu Fâiz (1154-1160), Fâtımî tahtına oturdu. İktidâr ise, saray kadınlarının davetiyle vezirlik makamına getirilen  Talâi bin Ruzik’in elindeydi. Bu vezir, devletin kötüye gidişini durdurmaya çalıştı. Gazze’de Hıristiyanlara karşı zafer kazanıldı (1158). Vezir Talâî de, çok geçmeden son Fâtımî Sultânı Adîd (1160-1171)’ün başa geçmesinden kısa bir süre sonra öldürüldü. Fâtımîler, bundan sonra Haçlılar ve Nûreddîn Mahmûd Zengî arasında kukla bir duruma düştüler.

1164’te El-Adîd, veziri Şaver’i görevden alınca; Şaver, hükümdarı Halep ve Şam atabeki Nûreddîn Mahmûd bin Zengî’ye şikayet etti. Nûreddîn Zengî, Şirkuh adlı komutanını El-Adîd üstüne göndererek Şaver’i yeniden görevine getirtti; ama Şaver, bu kez de haçlılarla anlaşınca; komutan Şirkuh, Suriye’ye geri dönmek zorunda kaldı. Birkaç yıl sonra Şaver’in üstüne yürüyen Şirkuh (bu kez yanında yanında yeğeni Selâhaddîn-i Eyyûbî de vardı.), bir sonuç alamadı.

Haçlı orduları Kahire’yi kuşatınca zor durumda kalan Şaver, bir kez daha Nûreddîn Zengî’den yardım istedi. Şirkuh, yeğeni Selâhaddîn-i Eyyûbî ile üçüncü kez Kahire’ye gitti ve bu kez Şaver öldürüldü. Ne var ki vezir olan Şirkuh da ancak iki ay daha yaşadı. Halîfe El-Adîd, bu kez Selâhaddîn-i Eyyûbî’yi vezir atayarak ona “Melikü’n-Nâsır” ünvanını verdi. İsmâilî Fâtımî halîfeliğinin son veziri olan Selâhaddîn-i Eyyûbî, Sultân Adîd hastayken, 1171 yılının Eylül ayında, Bağdat Abbasi halîfesi adına hutbe okutarak Fâtımî soyunun saltanatına son vardı. Kısa bir süre sonra El-Adîd ölünce, Fâtımîler sülalesi de tarihe karışmış oldu. Bu davranışıyla Selâhaddîn-i Eyyûbî, İslam birliğinin temini yoluna gitti ve Abbâsî halîfesi ile Müslümanların sevgisini kazandı.

Fatımî hükümdarı ve halifesi Mustansır’ın ölümünden sonra, İsmailî hareketinde bir bölünme oldu. Ortaya iki grup çıktı. Bu gruplardan daha aktif ve aşın olanına “Batınîler” adı verilir. Batınîler, İslâm dünyasında son derece olumsuz rol oynadılar. Önemli çatışmalara ve iç karışıklıklara sebep oldular. Bu karışıklıkların en önemlisi Hasan Sabbah ayaklanmasıdır. 1090’da İran’da Alamut Kalesi’ni (Kartal Yuvası) ele geçiren Hasan Sabbah, adamları vasıtasıyla birçok suikast düzenletti. Büyük Selçuklu veziri Nizâm ül-Mülk ve Abbasî halifesi el-Müsterşid gibi devlet adamlarını öldürttü. 1256’da Alamut Kalesi’ni ele geçiren Moğollar, buradakileri öldürerek Batınîlerin faaliyetine son verdiler. İsmail hareketinin bölünmesiyle ortaya çıkan ikinci grup, ılımlı kişilerden olup, günümüzde Hindistan’ın Bombay şehrinde yaşayan İsmailî topluluğunun atalarıdır.