İnsan Beyninin Gizemi Nedir?

İnsanın tüm hayatı organlarının işleyişini acıyı ve sevincin algılanmasının herşeyin hissedilmesini sağlayan temel yaşam organımız olan beynimiz ortalama olarak 1.4 kilogram ağırlığındadır. Peki ama bu kadar hafif ama dünyayı dahi içinde barındıran bu et parçasının gizemi nedir? neden bizim duyularımızın algılanmasını hatta hayallerimizin bile nedeni bu olur diye sormuşsunuzdur çoğu zaman kendinize. Özellikle bir bilgisayarın dahi kotası sınırlıyken insan ömrünün tüm ayrıntılarını kesintisiz bir şekilde kayıt edebiliyor? Gelin bunlara hep birlikte cevap bulmaya çalışalım?

İnsan beyninin diğer türlerden farklı yapan kelimenin tam anlamıyla gizemli. Diğer Canlıların beyin işlevinde bakıldığında sadece bir çark gibi aynı şeyleri yaparken insanların beyin işlevini çok gelişmiş bir telefon santraline veya her şeyi kolayca gerçekleştiren bir bilgisayara benzetebiliriz. Bu bile basit kalmasının yanında zamanımızın en gelişmiş bilgisayarından daha karmaşık bir işleve sahip ve kusursuz bir şekilde çalıştığını görebiliriz. Diğer temel yaşam organlarımızdan farklı bir yapıya sahip olan beynimizin çalışma sistemine ilişkin elde edilen veriler hayla yetersiz kalmaktadır. Beynin nasıl çalıştığı? Duyuların nasıl oluştuğu? Tüm yaşantımızın nasıl kaydedildiği? Öğrenme mekanizmamızın nasıl işlediği tam olarak bilinmemektedir.

Beyin tüm organları kontrol etmekle kalmayıp duygularımızı  ve düşüncelerimizi dahi etkiler. Kısaca insanı insan yapan ve diğer canlılardan ayıran en belirgin özelliği de sanırım budur. Beyin işlevi veya önemi ilk dönem insanlar tarafından bilinmiyordu. İnsan bilinci üzerindeki çalışmaların temeli M.Ö. 4000’li yıllara dayanmaktadır. Sümer yazıtlarında Haşhaştan elde edilen özün insanlar üzerindeki bilinç değişikliğinden söz edilmiştir. Ancak bu dönemde insan bilincinin duyguların kaynağının kalp olduğu düşünülmekteydi. Mısırlılar kalbin hayatın temel kaynağı iyilik ve kötülüğün nedeni olduğunu düşünmekteydiler. Beyin Anatomisinin ilk çizimleri M.Ö. 2500 yılına ait Mısır papirüslerinde bulunmuştur. M.Ö. 2000 yıllarından kalma kafataslarına bakıldığında buradaki deliklerden beyin ameliyatlarının bu çağlarda yapıldığı ihtimalini doğurmaktadır. Duygu ve düşüncelerin, iyi ve kötünün kaynağının kalp olmadığını bunun beyin tarafından gerçekleştirildiğini ilk olarak ALKMAEON adında bir bilim adamı M.Ö. 450 yılında göstermiştir. Göz sinirlerini takıp edip beynin içerisine kadar giden ALKMAEON gözlerin ışığın kaynağı olduğuna inanmıştır. Bu inanış XVIII. yy kadar devam etti. Gladyatörlerin hekimliğini yapan Galen ise Beynin 4 farklı sıvıyı salgılayan bir organ olduğunu ve vücudun tüm işlevlerinin buradan salgılanan sıvılar arasındaki dengeye bağlı olduğunu düşünmüştür.

Ortaçağ Avrupasında kilisenin insan vücudu üzerindeki çalışmaları yasaklaması ile beyinle ilgili hiçbir ilerleme kaydedilemedi. XVII yüzyıl filozoflarından DESCARTES beynin çalışma prensibini bir hidrolik motora benzetmiştir. Beynin anatomisiyle ilgili ilk kitap 1664 yılında yazılmıştır. XVIII. yüzyılda Galvani adında bir bilim adamı insan hareketlerinin elektrik akımı sayesinde gerçekleştiğini gösterdi. Bu tez ile sinir hücrelerinin işlevini araştıran modern nörofizyoloji bilimin temeli de atılmış oldu. 1800’lü yıllarda beyin ve sinir hüclerinin yapısı anlaşıldı. Beyinden çıkan sinir hücreleri buradan omuriliğe ordan da organlara gittiği gösterildi. 1817 yılında JAMES PARKİNSON ” Parkinson Hastalığını” tanımlamasıyla beyin çalışma mekanizmaları üzerindeki çalışmalar daha da yoğunlaştı. Bu hastalığın beynin gizeminin aydınlatılması açısından kilit nokta olmuştur demek yanlış olmaz. Gage adlı bir demiryolu işcisinin kafasının ön tarafına saplanan bir kazık beynin işlevlerinin anlaşılmasında adeta çığır açtı. Beynin FRONTAL LOB olarak adlandırılan ön tarafına saplanan bu kazık, işçinin ölümüne yol açmamış sadece kişilik değişimine neden olmuştur. Bu gözlemle birlikte beyin cerrahisinde önemli gelişmeler meydana geldi. Davranış bozuklukları gösteren kişilerin FRONTAL LOB’ları çıkarılarak saldırgan ve ya rahatsız edici özellikleri tedavi edilmeye çalışıldı. İlerleyen Yıllarda beyinde çeşitli merkezlerin işlevi daha da iyi anlaşıldı. Örnek verilecek olursa konuşma merkezinin ve kasları yöneten hareket merkezleri keşfedildi.

19. yüzyılın sonlarında şizofreni, depresyon gibi ruhsal hastalıklar tanımlanarak bunların beyinle ilgisi araştırıldı. Zaman geçtikçe beynimizin daha ne işlevlerinin olduğunu anlayacak gibiyiz. Ama ne kadar söz edersek edelim beynimizin muazzam bir yapıda olduğunu görebileceğiz.